Printable View
sh: » (M: 105)
kalacaklar." Ve bir derece izah etmis, aynen öyle çikmistir.
Su makamda bir mühim sual vardir ki; denilir ki: "Hazret-i Ali, o derece hilafete liyakati oldugu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karabeti ve hârikulâde cesaret ve ilmi ile beraber, neden hilafette tekaddüm ettirilmedi ve neden onun hilafeti zamaninda Islâm çok kesmekese mazhar oldu?.."
Elcevap: Âl-i Beyt'ten bir kutb-u azam demis ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (R.A.) hilafetini arzu etmis, fakat gaibden ona bildirilmis ki: Murad-i Ilâhî baskadir. O da, arzusunu birakip, murad-i Ilâhîye tâbi' olmus." Murad-i Ilâhînin hikmetlerinden birisi su olmak gerektir ki:
Vefat-i Nebevî'den sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabeler; eger Hazret-i Ali basa geçseydi, Hazret-i Ali'nin hilafeti zamaninda zuhura gelen hâdisatin sehadetiyle ve Hazret-i Ali'nin mümâsatsiz, pervasiz, zâhidane, kahramanane, müstagniyane tavri ve söhretgir-i âlem secaati itibariyle, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarini harekete getirip, tefrikaya sebeb olmak kaviyyen muhtemeldi. Hem Hazret-i Ali'nin hilafetinin teehhür etmesinin bir sirri da sudur ki: Gayet muhtelif akvamin birbirine karismasiyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'in haber verdigi gibi, sonra inkisaf eden yetmisüç firka efkârinin esaslarini tasiyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatin zuhuru zamaninda, Hazret-i Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâsimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzim idi ki, dayanabilsin. Evet dayandi... Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in haber verdigi gibi: "Ben Kur'anin tenzili için harbettim, sen de tevili için harbedeceksin!" Hem eger Hazret-i Ali olmasaydi, dünya saltanati, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan çikarmak muhtemeldi. Halbuki karsilarinda Hazret-i Ali ve Âl-i Beyt'i gördükleri için, onlara karsi müvazeneye gelmek ve ehl-i Islâm nazarinda mevkilerini muhafaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde tesvik ve tasvibleriyle etbâlari ve taraftarlari, bütün kuvvetleriyle hakaik-i Islâmiyeyi ve hakaik-i îmaniyeyi ve ahkâm-i Kur'aniyeyi muhafazaya ve nesre çalistilar. Yüzbinlerle müçtehidîn-i muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetistirdiler. Eger karsilarinda Âl-i Beyt'in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâti olmasaydi, Abbasîlerin ve
sh: » (M: 106)
Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çigirdan çikmak kaviyyen muhtemeldi.
Eger denilse: Neden hilafet-i Islâmiye Âl-i Beyt-i Nebevî'de takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyik ve müstehak onlardi?"
Elcevap: Saltanat-i dünyeviye aldaticidir. Âl-i Beyt ise, hakaik-i Islâmiyeyi ve ahkâm-i Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya Nebî gibi masum olmali, veyahut Hulefa-yi Râsidîn ve Ömer Ibn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmali ki aldanmasin. Halbuki Misir'da Âl-i Beyt namina tesekkül eden Devlet-i Fatimiye Hilafeti ve Afrika'da Muvahhidîn Hükûmeti ve Iran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-i dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi olan hifz-i dini ve hizmet-i Islâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanati terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette Islâmiyete ve Kur'ana hizmet etmisler.
Iste bak! Hazret-i Hasan'in neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-i Erbaa ve bilhassa Gavs-i Azam olan Seyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Câfer-i Sâdik ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmis, manevî zulmü ve zulümati dagitip, envar-i Kur'aniyeyi ve hakaik-i îmaniyeyi nesretmisler. Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarini göstermisler.
Eger denilse: ''Mübarek Islâmiyet ve nuranî Asr-i Saâdetin basina gelen o dehsetli kanli fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyik degil idiler?''
Elcevap: Nasilki baharda dehsetli yagmurlu bir firtina, her taife-i nebatatin, tohumlarin, agaçlarin istidadlarini tahrik eder, inkisaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fitrî birer vazife basina geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin basina gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayri ayri istidadlari tahrik edip kamçiladi; "Islâmiyet tehlikededir, yangin var!" diye her taifeyi korkuttu, Islâmiyetin hifzina kosturdu. Herbiri, kendi istidadina göre câmia-i Islâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldi, kemâl-i ciddiyetle çalisti. Bir kismi hadîslerin muhafazasina, bir kismi seriatin muhafazasina, bir kismi hakaik-i îmaniyenin muhafazasina, bir kismi Kur'anin muhafazasina çalisti ve hakeza.. Herbir taife bir hizmete girdi.
sh: » (M: 107)
Vezaif-i Islâmiyette hummali bir surette sa'yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açildi. Pek genis olan âlem-i Islâmiyetin aktarina, o firtina ile tohumlar atildi; yari yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a firkalarinin dikenleri dahi çikti.
Gûya dest-i kudret, celal ile o asri çalkaladi, siddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hâfizlari, asfiyalari, aktablari âlem-i Islâmin aktarina uçurdu, hicret ettirdi. Sarktan garba kadar ehl-i Islâmi heyecana getirip, Kur'anin hazinelerinden istifade için gözlerini açtirdi... Simdi sadede geliyoruz.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmin, umûr-u gaybiyeden haber verdigi gibi dogru vukua gelen isler binlerdir, pek çoktur. Biz yalniz cüz'î birkaç misaline isaret edecegiz:
Iste basta Buharî ve Müslim, sihhatle meshur Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sahibleri, beyan edecegimiz haberlerin çogunda müttefik ve o haberlerin çogu manen mütevatir ve bir kismi dahi, ehl-i tahkik onlarin sihhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat'î denilebilir.
Iste -nakl-i sahih-i kat'î ile- ashabina haber vermis ki: "Siz umum düsmanlariniza galebe edeceksiniz; hem Feth-i Mekke, hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Sam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i Iran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis'e muvaffak olacaksiniz. Hem o zamanin en büyük devletleri olan Iran ve Rum padisahlarinin hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz!.." Haber vermis, hem "Tahminim böyle veya zannederim" dememis. Belki görür gibi kat'î ihbar etmis, haber verdigi gibi çikmis. Halbuki haber verdigi vakit, hicrete mecbur olmus. Sahabeleri az, Medine etrafi ve bütün dünya düsmandi.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- çok defa ferman etmis:
عَلَيْكُم بِسِيرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِى اَبِى بَكْرٍ وَ عُمَرَ deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve riza-i Ilahî ve marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat yapacak.
sh: » (M: 108)
Hem ferman etmis ki:
زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَاdeyip: "Sarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o kadar mülk zabtetmemis." Haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Gaza-i Bedir'den evvel ferman etmis:
هذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ هذَا مَصرَعُ عُتْبَةَ هذَا مَصرَعُ اُمَيَّةَ هذَا مَصرَعُ فُلاَنٍ وَ فُلاَنٍdeyip, müsrik Kureys reislerinin herbiri nerede katledilecegini göstermis ve demis: "Ben kendi elimle Übeyy Ibn-i Halef'i öldürecegim." Haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- bir ay uzak mesafede Sam etrafinda, Mûte nam mevkideki gazve-i meshurede muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmis:
اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُصِيبَ ثُمَّ اَخَذَهَااِبْنُ رَوَاحَة فَاُصِيبَ ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُصِيبَ ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّهِ
deyip, birer birer hâdisati ashabina haber vermis. Iki-üç hafta sonra Ya'lâ Ibn-i Münebbih meydan-i harbden geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sâdik (A.S.M.) harbin tafsilâtini beyan etti. Ya'lâ kasem etti: "Dedigin gibi aynen öyle oldu."
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis:
اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُودًا وَاِنَّ هذَا اْلاَمْرَ بَدَأَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً
ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلاَفَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُودًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوّاً وَ جَبَرُوتًاdeyip, Hazret-i Hasan'in alti ay hilafetiyle; Cihar-i Yâr-i Güzin'in (Hulefa-yi Rasidîn'in) zaman-i hilafetlerini ve onlardan sonra saltanat
sh: » (M: 109)
sekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-i ümmet olacagini haber vermis. Haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis:
يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَأُ ا لْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّهَ عَسَى اَنْ يُلْبِسَهُ قَمِيصًا وَاِنَّهُمْ يُرِيدُونَ خَلْعَهُdeyip, Hazret-i Osman halîfe olacagini ve hal'i istenilecegini ve mazlum olarak Kur'an okurken katledilecegini haber vermis. Haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- hacamat edip mübarek kanini Abdullah Ibn-i Zübeyr teberrüken serbet gibi içtigi zaman ferman etmis:
وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَوَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِ deyip, hârika bir secaatle ümmetin basina geçecegini ve müdhis hücumlara maruz kalacaklarini ve insanlar onun yüzünden dehsetli hâdiselere giriftar olacaklarini haber vermis. Haber verdigi gibi çikmis. Abdullah Ibn-i Zübeyr, Emevîler zamaninda hilafeti Mekke'de ilân ederek kahramanane çok müsademe etmis; nihayet Haccac-i Zalim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek, siddetli müsademeden sonra o kahraman-i âlisan sehid edilmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Emeviye Devleti'nin zuhurunu ve onlarin padisahlarinin çogu zalim olacagini ve içlerinde Yezid ve Velid bulunacagini ve Hazret-i Muaviye ümmetin basina geçecegini, وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ fermaniyla, rifk ve adaleti tavsiye etmis. Ve Emeviye'den sonra
يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السّوُدِ وَيَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُواdeyip, Devlet-i Abbasiye'nin zuhurunu ve uzun müddet devam edecegini haber vermis. Haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis: وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَdeyip, Cengiz ve Hülâgû'nun
sh: » (M: 110)
dehsetli fitnelerini ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermis. Haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Sa'd Ibn-i Ebî Vakkas gayet agir hasta iken ona ferman etmis: لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتّىَ يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ آخَرُونَ deyip, ileride büyük bir kumandan olacagini, çok fütuhat yapacagini, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani Islâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harab olacagini haber vermis. Haber verdigi gibi çikmis. Hazret-i Sa'd ordu-yu Islâm basina geçti, Devlet-i Iraniye'yi zîr ü zeber etti; çok kavimlerin daire-i Islâma ve hidayete girmelerine sebeb oldu.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- îmana gelen Habes Meliki olan Necasî, Hicretin yedinci senesinde vefat ettigi gün ashabina haber vermis, hattâ cenaze namazini kilmis. Bir hafta sonra cevab geldi ki, ayni günde vefat etmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Cihar-i Yâr-i Güzin ile beraber Uhud veya Hira Dagi'nin basinda iken dag titredi, zelzelelendi. Daga ferman etti ki:
اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىّ ٌوَصِدِّيقٌ وَشَهِيدٌ deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin sehid olacaklarini haber vermis. Haber verdigi gibi çikmis.
Simdi ey bedbaht, kalbsiz, bîçare adam! Muhammed-i Arabî akilli bir adam idi diye o Sems-i Hakikat'a karsi gözünü yuman bîçare insan! Onbes enva'-i külliye-i mu'cizatindan birtek nev'i olan umûr-u gaybiyeden onbes ve belki yüz kismindan bir kismini isittin. Manevî tevatür derecesinde kat'î bir kismini duydun. Su ihbar-i gayb kisminin yüzden birisini akil gözüyle gören bir zâta "dâhî-i azam" denilir ki, ferasetiyle istikbali kesfediyor. Binaenaleyh senin gibi haydi deha desek; yüz dâhî-i azam derecesinde bir deha-yi kudsiyeyi tasiyan bir adam yanlis görür mü? Yanlis haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir deha-yi âzam sahibinin saadet-i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneligin alâmetidir.
ALTINCI NÜKTELI ISARET: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- Hazret-i
sh: » (M: 111)
Fatima'ya (R.A.) ferman etmis ki: اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى deyip, "Âl-i Beytimden herkesten evvel vefat edip, bana iltihak edeceksin." diye söylemis. Alti ay sonra haber verdigi gibi aynen zuhur etmis.
Hem Eba Zer'e ferman etmis: سَتَخْرُجُ مِنْ هُنَا وَتَعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine'den nefyedilip, yalniz hayat geçirip yalniz bir sahrada vefat edecegini haber vermis. Yirmi sene sonra haber verdigi gibi çikmis.
Hem Enes Ibn-i Mâlik'in halasi olan Ümm-ü Haram'in hanesinde uykudan kalkmis, tebessüm edip ferman etmis: رَأَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ Ümm-ü Haram niyaz etmis: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayim." Ferman etmis: "Beraber olacaksin." Kirk sene sonra, zevci olan Ubâde Ibn-i Sâmit refakatiyla Kibris'in fethine gitmis; Kibris'ta vefat edip, mezari ziyaretgâh olmus. Haber verdigi gibi aynen zuhur etmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis ki: يَخْرُجُ مِنْ ثَقِيفٍ كَذَّابٌ وَمُبِيرٌ yani: "Sakif Kabilesinden biri davâ-yi nübüvvet edecek; ve biri, hunhar zalim zuhur edecek." deyip, nübüvvet dava eden meshur Muhtar'i ve yüzbin adam öldüren Haccac-i Zâlim'i haber vermis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile-
سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِنِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, Istanbul'un Islâm eliyle fetholacagini ve Hazret-i Sultan Mehmed Fâtih'in yüksek bir mertebe sahibi oldugunu haber vermis. Haber verdigi gibi zuhur etmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis ki:
اِنَّ الدِّينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَا لَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ deyip, basta Ebu Hanife olarak Iran'in emsalsiz bir sûrette yetistirdigi ulema
sh: » (M: 112)
sh: » (M: 112)
ve evliyaya isaret ediyor, haber veriyor.
Hem ferman etmis ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَءُ طِبَاقَ اْلاَرْضِ عِلْمًا deyip, Imam-i Sâfiî'ye isaret edip haber veriyor.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis ki:
سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا. قِيلَ مَنْهُمْ? قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَاَصْحَابِىdeyip, ümmeti yetmisüç firkaya inkisam edecegini ve içinde firka-i naciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat oldugunu haber veriyor.
Hem ferman etmis ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هذِهِ اْلاُمَّةِ deyip, çok subelere inkisam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermis. Hem çok subelere inkisam eden Râfizîleri haber vermis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Imam-i Ali'ye (R.A.) demis: Sende Hazret-i Isa (A.S.) gibi iki kisim insan helâkete gider. Birisi, ifrat-i muhabbet; digeri, ifrat-i adâvetle. Hazret-i Isa'ya Nasranî muhabbetinden hadd-i mesru'dan tecavüz ile hâsâ "Ibnullah" dediler. Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkinda da bir kisim, hadd-i mesru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُdemis. Bir kismi, senin adâvetinden çok ileri gidecekler, onlar da Havariç'tir ve Emevîlerin müfrit bir kisim tarafdarlaridir ki, onlara Nasibe denilir.
Eger denilse: Âl-i Beyt'e muhabbeti, Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok tesvik etmis. O muhabbet, Sîalar için belki bir özür teskil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Sîalar hususan Râfizîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki isaret-i Nebeviye ile o fart-i muhabbetten mahkûmdurlar?
Elcevap: Muhabbet iki kisimdir. Biri: Mana-yi harfiyle, yani:
sh: » (M: 113)
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabina, Cenâb-i Hak namina, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i sevmektir. Su muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in muhabbetini ziyadelestirir. Cenab-i Hakk'in muhabbetine vesile olur. Su muhabbet mesrudur, ifrati zarar vermez, tecavüz etmez, baskalarinin zemmini ve adâvetini iktiza etmez.
Ikincisi: Mana-yi ismiyle muhabbettir. Yani bizzât onlari sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'i düsünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanliklarini ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düsünüp sever. Hattâ Allah'i bilmese de, Peygamber'i tanimasa da yine onlari sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in muhabbetine ve Cenâb-i Hakk'in muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, baskalarin zemmini ve adâvetini iktiza eder.
Iste isâret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkinda ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir-is Siddik ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasarete düsmüsler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i hasârettir.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis ki:
اِذَا مَشَوُا المُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ رَدَّ اللّهُ بَأْسَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلَى خِيَارِهِمْdeyip, "Ne vakit size Fars ve Rum kizlari hizmet etti; o vakit belâniz, fitneniz içinize girecek.. harbiniz dâhilî olacak; serirleriniz basa geçip, hayirlilar ve iyilerinize musallat olacaklar!" haber vermis. Otuz sene sonra haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmis ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلَى يَدَىْ عَلِىٍّ deyip, "Hayber Kal'asinin fethi, Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek fevkinde ikinci gün bir mu'cize-i Nebeviye olarak Hayber Kal'asinin kapisini Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapiyi yere atmis; sekiz kuvvetli adam, o kapiyi yerden kaldiramamis; bir rivayette kirk adam kaldiramamis.
sh: » (M: 114)
Hem ferman etmis ki:
لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّىَ تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ diye, Siffîn'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermis.
Hem ferman etmis ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, "Bâgî bir taife, Ammar'i katledecek." Sonra, Siffîn Harbi'nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarlari bâgî olduklarina hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr Ibn-ül Âs dedi: "Bâgî yalniz onun katilleridir, umumumuz degiliz."
Hem ferman etmis ki: اِنَّ الْفِتَنَ لاَ تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيّاً diye, "Hazret-i Ömer sag kaldikça, içinizde fitneler zuhur etmez!" haber vermis, öyle de olmus.
Hem Sehl Ibn-i Amr daha îmana gelmeden esir olmus. Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a demis ki: "Izin ver, ben bunun dislerini çekecegim. Çünki o fesahatiyla küffar-i Kureys'i harbimize tesvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmis ki: وَعَسَى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in vefati hengâminda olan dehset-engiz ve sabirsûz hâdisede, Hazret-i Ebu Bekir-is Siddîk nasilki Medine-i Münevvere'de kemal-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmis.. aynen onun gibi: Su Sehl o hengâmda, Mekke-i Mükerreme'de ayni Ebu Bekir-is Siddîk gibi Sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatiyla Ebu Bekir-is Siddîk'in ayni hutbesinin mealinde bir nutuk söylemis. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.
Hem Suraka'ya ferman etmis ki: كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرَى diye, "Kisrâ'nin iki bilezigini giyeceksin! Hazret-i Ömer zamaninda Kisrâ mahvedildi, zînetleri ve sahane bilezikleri geldi; Hazret-i Ömer Surâka'ya giydirdi. Dedi:
اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِى سَلَبَهُمَا كِسْرَى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ , ihbâr-i Nebevîyi
sh: » (M: 115)
tasdik ettirdi.
Hem ferman etmis ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرَى فَلاَ كِسْرَى بَعْدَهُ diye, "Kisra-yi Fars gittikten sonra, daha kisra çikmayacak!" haber vermis, hem öyle olmus.
Hem Kisrâ elçisine demis: "Simdi Kisrâ'nin oglu Sirviye Perviz, Kisra'yi öldürdü." O elçi tahkik etmis, ayni vakitte öyle olmus; o da Islâm olmus. Bazi ehadîste, o elçinin adi Firuz'dur.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Hâtib Ibn-i Beltea'nin, gizli Kureys'e gönderdigi mektubu haber vermis. Hazret-i Ali ile Mikdad'i göndermis. "Filân mevkide bir sahista söyle bir mektub var. Aliniz, getiriniz!" Gittiler, ayni yerden ayni mektubu getirdiler. Hâtib'i celbetti. "Neden yaptin?" demis; o da özür beyan etmis, özrünü kabul etmis.
Hem -nakl-i sahih ile- Utbe Ibn-i Ebî Leheb hakkinda ferman etmis ki: يَاْكُلُهُ كَلبُ اللّهِdiye, Utbe'nin akibet-i feciasini haber vermis. Sonra Yemen tarafina giderken bir arslan gelip onu yemis. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'in hem bedduasini, hem haberini tasdik etmis.
Hem -nakl-i sahih ile- Feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habesî, Ka'be damina çikip ezan okumus. Rüesa-yi Kureys'ten Ebî Süfyan, Attab Ibn-i Esid ve Hâris Ibn-i Hisam oturup konustular. Attab dedi: "Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi." Haris dedi ki: "Muhammed, bu siyah kargadan baska adam bulmadi mi ki müezzin yapsin?" Hazret-i Bilâl-i Habesî'yi tezyif etti. Ebî Süfyan dedi: "Ben korkarim, birsey demeyecegim; kimse olmasa da su Batha'nin taslari, ona haber verecek, o bilecek." Hakikaten bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konustuklarini söyledi. O vakit Attab ile Haris sehadet getirdiler, müslüman oldular.
Iste ey bîçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'i tanimayan kalbsiz adam! Bak, Kureys'in iki muannid büyükleri, bir tek ihbar-i gaybî ile îmana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmus ki; manevî tevatürle, bu ihbar-i gaybî gibi binler mu'cizati isitiyorsun, yine kanaat-i tâmmen gelmiyor!.. Her ne ise, sadede dönüyoruz.
sh: » (M: 116)
sh: » (M: 116)
Hem -nakl-i sahih ile- Gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düstügü vakitte, fidye-i necat istenilmis. O da demis: "Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmis ki: "Zevcen Ümm-ü Fadl yaninda bu kadar parayi filân yere birakmissin." Hazret-i Abbas tasdik edip, "Ikimizden baska kimsenin bilmedigi bir sir idi." O vakit kemal-i îmani kazanip Islâm olmus.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- muzir bir sâhir olan Lebid-i Yahudî; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'i rencide etmek için acîb ve müessir bir sihir yapmis. Bir taraga saçlari sarmis, üstünde sihir yapmis, bir kuyuya atmis. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve Sahabelere ferman etmis: "Gidiniz, filân kuyuda bu çesit sihir âletlerini bulup getiriniz!" Gitmisler, aynen öyle bulup getirmisler. Her bir ipi açildikça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsizligindan hiffet buluyordu.
Hem -nakl-i sahih ile- Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulundugu bir hey'ette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmis ki: ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِى النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ diye, birinin irtidadiyla müdhis âkibetini haber vermis. Ebu Hüreyre dedi: "O hey'etten, ben bir adamla ikimiz kaldik; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemâme Harbi'nde Müseylime tarafinda bulunup, mürted olarak katledildi." Ihbar-i Nebevînin hakikati çikti.
Hem -nakl-i sahih ile- Umeyr ve Safvan müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamber'in (A.S.M.) katline karar verip; Umeyr ise Peygamber'in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine'ye gelmis. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanina çagirdi. Dedi: "Safvan ile maceraniz budur!" Elini Umeyr'in gögsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, müslüman oldu.
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-i gaybiyye vuku bulmus. Meshur Kütüb-ü Sitte-i Sahiha-i Hadîsiyede zikredilmistir ve senedleriyle beyan edilmistir. Bu risalede beyan edilen vakiatin ekseri, tevatür-ü manevî hükmünde kat'îdir, yakînîdirler. Basta Buhârî ve Müslim ki, Kur'andan sonra en sahih kitab olduklarini,
sh: » (M: 117)
ehl-i tahkik kabul etmis. Ve sair Sahih-i Tirmizî, Nesaî ve Ebu Dâvud ve Müsned-i Hâkim ve Müsned-i Ahmed Ibn-i Hanbel ve Delail-i Beyhakî gibi kitablarda an'anesiyle beyan edilmistir.
Simdi ey mülhid-i bîhûs! "Muhammed-i Arabî (A.S.M.) akilli bir adam idi" deyip geçme. Çünki su umûr-u gaybiyeye dair ihbârât-i sâdika-i Ahmediye (A.S.M.) iki siktan hâlî degil; ya diyeceksin ki: O Zât-i Kudsî'de öyle keskin bir nazar ve genis bir deha var ki, mazi ve müstakbeli ve umum dünyayi görür, bilir ve etraf-i âlemi ve sark ve garbi temasa eder bir gözü.. ve geçmis ve gelecek bütün zamanlari kesfeder bir dehâsi vardir. Bu hal ise, beserde olamaz; eger olsa, Hâlik-i Âlem tarafindan verilmis bir hârika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek basiyla bir mu'cize-i âzamdir. Veyahut inanacaksin ki: O Zât-i Mübârek, öyle bir Zât'in memuru ve sakirdidir ki, hersey onun nazarinda ve tasarrufundadir ve bütün envâ'-i kâinat ve bütün zamanlar, onun taht-i emrindedir.. Defter-i Kebîrinde hersey yazilidir; istedigi zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-i Ezelîsinden ders alir, öyle ders verir...
Hem -nakl-i sahih ile- Hazret-i Hâlid'i, harb için Düvmet-ül Cendel Reisi olan Ükeydir'e gönderdigi vakit ferman etmis ki: اِنَّكَ تَجِدُهُ يَصِيدُ الْبَقَرَ diye, bakar-i vahsî avinda bulacagini, kavgasiz esir edilecegini ihbar etmis. Hazret-i Hâlid gitmis, aynen öyle bulmus, esîr etmis getirmis.
Hem -nakl-i sahih ile- Kureys, Benî Hâsimî aleyhinde yazdiklari ve Kâ'be'nin sakfina astiklari sahife hakkinda ferman etmis ki: "Kurtlar yazilarinizi yemis, yalniz sahifedeki Esmâ-i Ilâhiyeye ilismemisler!" haber vermis. Sonra sahifeye bakmislar, aynen öyle olmus.
Hem -nakl-i sahih ile- "Beyt-ül Makdis'in fethinde büyük bir taun çikacak." ferman etmisti. Hazret-i Ömer zamaninda Beyt-ül Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun çikti ki, üç günde yetmis bin vefiyyat oldu.
Hem -nakl-i sahih ile- o zamanda vücudu olmayan Basra ve Bagdad'in vücuda geleceklerini ve Bagdad'a dünya hazinelerinin girecegini ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafindaki milletler ile
sh: » (M: 118)
Arablar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla Islâmiyete girecek, Arablara, Arablar içinde hâkim olacaklarini haber vermis. Demis ki:
يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ فِيكُمُ الْعَجَمُ يَأْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْHem ferman etmis ki: هلاَكُ اُمَّتِى عَلَى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ diye, Emeviye'nin Yezid ve Velid gibi serir reislerinin fesâdini haber vermis.
Hem Yemame gibi bir kisim yerlerde, irtidad vuku bulacagini haber vermis.
Hem Gazve-i Meshûre-i Hendek'te ferman etmis ki:
اِنَّ قُرَيْشًا وَاْلاَحْزَابَ لاَ يَغْزُونِى اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْdiye, "Bundan sonra onlar bana degil, belki ben onlara hücum edecegim!" haber vermis, haber verdigi gibi çikmis.
Hem -nakl-i sahih ile- vefatindan bir-iki ay evvel ferman etmis ki:
اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللَّهِ diye, vefatini haber vermis.
Hem Zeyd Ibn-i Suvahân hakkinda ferman etmis ki: يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd'den evvel, bir uzvu sehid edilecegini haber vermis. Bir zaman sonra, Nihavend Harbi'nde bir eli kesilmis. Demek en evvel o el sehid olup, mânen Cennet'e gitmis.
Iste bütün bahsettigimiz umûr-u gaybiyye, on kisim envâ'-i mu'cizâtindan birtek nevidir. O nev'in on kismindan bir kismini söylemedik. Simdi bu kisimla beraber i'caz-i Kur'ana dair Yirmibesinci Söz'de, gayet genis ihbar-i gayb nev'inin dört nev'ini icmalen beyan etmisiz. Iste buradaki nev'i ile beraber, Kur'anin lisaniyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düsün. Gör ki: Ne kadar kat'î, sübhesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-i risalettir ki; bütün bütün kalbi, akli bozulmayan elbette îman edecek ki: Zât-i Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlik-i Küll-i Sey ve Allâm-ül Guyub olan bir Zât-i Zülcelâl'in Resulüdür ve Ondan haber aliyor.
sh: » (M: 119)
sh: » (M: 119)
YEDINCI NÜKTELI ISARET: Mu'cizat-i Nebeviyyenin bereket-i taam hususunda olan kismindan birkaç kat'î ve manen mütevatir misâline isaret edecegiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasipdir.
Mukaddime: Su gelecek bereketli mu'cizat misalleri, herbiri müteaddid tarîkle, hattâ bâzilari onalti tarîkle sahih bir surette nakledilmis. Ekserisi, bir cemaat-i kesîre huzurunda vukubulmus; o cemaat içinde mu'teber ve sadik insanlar onlardan bahsedip nakletmisler. Meselâ: "Sa' denilen dört avuç taamdan yetmis adam yemisler, tok olmuslar" naklediyor. O yetmis adam, onun sözünü isitiyor, tekzib etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar. Halbuki o asr-i sidk ve hakikatta ve o hakperest ve ciddî ve dogru adam olan Sahabeler, zerre miktar yalani görse, red ve tekzib ederler. Halbuki bahsedecegimiz vakialari çoklar rivayet etmis ve ötekiler de sükût ile tasdik etmisler. Demek herbir hâdise manen mütevatir gibi kat'îdir. Hem sahabeler, Kur'anin ve âyetlerin hifzindan sonra en ziyade, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in ef'al ve akvâlinin muhafazasina, bahusus ahkâma ve mu'cizata dair ahvaline bütün kuvvetleriyle çalistiklarini ve sihhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, Tarih ve Siyer sehadet ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali ihmal etmemisler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdîsiye sehadet ediyor. Hem Asr-i Saadette, mu'cizati ve medâr-i ahkâm ehâdîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdilar. Hususan Abadile-i Seb'a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercüman-ül Kur'an olan Abdullah Ibn-i Abbas ve Abdullah Ibn-i Amr Ibn-il Âs, bahusus otuz-kirk sene sonra, Tâbiînin binler muhakkikleri, ehâdîsi ve mu'cizati yazi ile kaydettiler. Daha ondan sonra, basta dört imam-i müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazi ile muhafaza ettiler. Daha Hicretten ikiyüz sene sonra basta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbûle vazife-i hifzi omuzlarina aldilar. Ibn-i Cevzî gibi siddetli binler münekkidler çikip; bazi mülhidlerin veya fikirsiz veya hifizsiz veya nâdânlarin karistirdiklari mevzu ehâdîsi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i kesfin tasdikiyle; yetmis defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza halinde onun sohbetiyle müserref olan Celâleddin-i Süyutî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehâdîs-i sahihanin elmaslarini, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler. Iste bahsedecegimiz hâdiseler,
sh: » (M: 120)
mu'cizeler böyle elden ele -kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden- saglam olarak bize gelmis. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Iste buna binaen; "Bu zamana kadar uzun mesafeden gelen su zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasil bilecegiz ki karismamis ve sâfidir" hatira gelmemelidir.
Berekete dair mu'cizat-i kat'iyyenin birinci misâli: Basta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha müttefikan haber veriyorlar ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in Hazret-i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes'in validesi Ümm-ü Süleym, bir-iki avuç hurmayi yag ile kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes'le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a gönderdi. Enes'e ferman etti ki: "Filân, filâni çagir. Hem kime tesadüf etsen davet et." Enes de kime rast geldiyse çagirdi. Üçyüz kadar Sahâbe gelip, Suffe ve Hücre-i Saadeti doldurdular. Ferman etti:
تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةً Yani: "Onlar onar halka olunuz!" Sonra mübarek elini o az taam üzerine koydu, dua etti, buyurun dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktilar. Enes'e ferman etmis: "Kaldir!" Enes demis ki: "Bilmedim, taam kabini koydugum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldirdigim vakit mi çoktu farkedemedim."
Ikinci Misâl: Mihmandar-i Nebevî Ebu Eyyûb-il Ensârî hanesine tesrif-i Nebevî hengâminda Ebu Eyyûb der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekir-i Siddik'a kâfi gelecek iki kisilik yemek yaptim. Ona ferman etti: اُدْعُ ثَلَثِينَ مِنْ اَشْرَافِ اْلاَنْصَارِ Otuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti: اُدْعُ سِتِّينَAltmis daha davet ettim; geldiler, yediler. Sonra ferman etti: اُدْعُ سَبْعِينَYetmis daha davet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldi. Bütün gelenler o mu'cize karsisinda Islâmiyete girip, biat ettiler. O iki kisilik taamdan yüzseksen adam yediler.
Üçüncü Misâl: Hazret-i Ömer Ibn-il Hattab ve Ebu Hüreyre
sh: » (M: 121)
ve Seleme Ibn-il Ekvâ' ve Ebu Amrat-el Ensârî gibi, müteaddid tariklerle diyorlar ki: Bir gazvede ordu aç kaldi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a müracaat ettiler. Ferman etti ki: "Heybelerinizde kalan bâkiye-i erzâki toplayiniz!" Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: "Mecmuunu ben tahmin ettim, oturmus bir keçi kadar ancak vardi." Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip, ferman etti: "Herkes kabini getirsin!" Kosustular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kab kalmadi, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldi. Sahâbeden bir râvi demis: "O bereketin gidisatindan anladim; eger ehl-i Arz gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti."
Dördüncü Misâl: Basta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sahiha beyan ediyorlar ki: Abdurrahman Ibn-i Ebî Bekir-i Siddîk der: Biz yüzotuz Sahâbe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdari olan bir sa' ekmek için, hamur yapildi. Bir keçi dahi kesildi, pisirildi; yalniz ciger ve böbrekleri kebab yapildi. Kasem ederim, o kebabdan yüzotuz Sahâbeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pismis eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik; fazla kaldi; ben fazlasini deveye yükledim.
Besinci Misâl: Kütüb-ü Sahiha kat'iyyetle beyan ediyorlar ki: Gazve-i Garra-i Ahzab'da, meshur Yevm-ül Hendek'te, Hazret-i Câbir-ül Ensarî kasem ile ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sa' arpa ekmeginden, bir senelik bir keçi oglagindan bin adam yediler ve öylece kaldi. Hazret-i Câbir der ki: "O gün yemek, hanemde pisirildi; bütün bin adam o sa'dan, o oglaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kayniyor, daha hamurumuz ekmek yapiliyor. O hamura, o tencereye mübarek agzinin suyunu koyup, bereketle duâ etmisti.
Iste su mu'cize-i bereketi, bin zâtin huzurunda, onlari ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek su hâdise, bin adam rivayet etmis gibi kat'î denilebilir.
Altinci Misâl: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes'in amucasi meshur Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; yetmis seksen adami, Enes'in koltugu altinda getirdigi az arpa ekmeginden tok oluncaya kadar yedirdi.
sh: » (M: 122)
"O az ekmekleri parça parça ediniz!" emretti ve bereketle dua etti. Menzil dar oldugundan, onar onar gelip yediler, tok olarak gittiler.
Yedinci Misâl: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- Sifâ-i Serîf ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha beyan ederler ki: Hazret-i Câbir-ül Ensârî diyor: Bir zât, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan iyali için taam istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarim yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyali ile ve misafirleriyle o arpadan yediler. Bakiyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalkti, noksan olmaga basladi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a geldi, vak'ayi beyan etti. Ona cevaben ferman etti:
لَوْ لَمْ تَكِلْهُ َلاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَلَقَامَ بِكُمْYâni: "Eger kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatinizca size yeterdi."
Sekizinci Misâl: Tirmizî ve Nesaî ve Beyhakî ve Sifâ-i Serîf gibi kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Semuretebn-i Cündüb der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir kâse et geldi. Sabahtan aksama kadar fevc fevc adamlar geldiler, yediler.
Iste mukaddimede beyan ettigimiz sirra binaen; su vakia-i bereket, yalniz Semure'nin rivayeti degil, belki Semure, o yemegi yiyen cemaatlerin mümessili gibi, onlarin namina ve tasdiklerine binaen ilân ediyor.
Dokuzuncu Misâl: Sifâ-i Serîf sahibi ve meshur Ibn-i Ebî Seybe ve Taberânî gibi mevsuk ve sahih muhakkikler rivayetiyle, Hazret-i Ebû Hüreyre der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: "Mescid-i Serif'in suffesini mesken ittihaz eden yüzden ziyade fukara-yi muhâcirîni davet et!" Ben dahi onlari aradim, topladim. Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz, istedigimiz kadar yedik, kalktik. O kâse konuldugu vakit nasil idi, yine öyle dolu kaldi; yalniz parmaklarin izi taamda görünüyordu.
Iste Hazret-i Ebu Hüreyre, umum kâmilîn-i ehl-i Suffe tasdikine istinaden, onlar namina haber verir. Demek, manen umum Ehl-i Suffe rivayet etmis gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki, o haber hak ve dogru olmasa, o sadik ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzib etmesinler.
Onuncu Misâl: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- Hazret-i Imam-i
sh: » (M: 123)
Ali der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî Abdülmuttalib'i cem'etti. Onlar kirk adam idiler. Onlardan bazilari bir deve yavrusunu yerdi ve dört kiyye süt içerdi. Halbuki umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yapti; umum yeyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldi. Sonra üç-dört adama ancak kâfi gelir agaçtan bir kab içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. Içilmemis gibi bâki kaldi.
Iste Hazret-i Ali'nin secâati ve sadâkati kat'iyyetinde bir mu'cize-i bereket!..
Onbirinci Misâl: -Nakl-i sahih ile- Hazret-i Ali ve Fatimat-üz Zehra velîmesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-i Habesî'ye emretti: "Dört-bes avuç un ekmek yapilsin ve bir deve yavrusu kesilsin." Hazret-i Bilâl der: Ben taami getirdim, mübarek elini üstüne vurdu; sonra taife taife Sahâbeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâki kalan miktara yine bereketle dua etti, bütün Ezvâc-i Tâhirat'a herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: "Hem yesinler, hem yanlarina gelenlere yedirsinler."
Evet böyle mübarek bir izdivacda, elbette böyle bir bereket lâzimdir ve vukuu kat'îdir!..
Onikinci Misâl: Hazret-i Imam-i Câfer-i Sâdik, pederleri Imam-i Muhammed-ül Bâkir'dan, o da pederi Imam-i Zeynel'âbidîn'den, o dahi Imam-i Ali'den nakleder ki: Fâtimat-üz Zehrâ, yalniz ikisine kâfi gelecek bir yemek pisirdi. Sonra Ali'yi gönderdi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Tesrif etti ve emretti ki: O yemekten her bir ezvacina birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali'ye, hem Fâtima ve evlâdlarina birer kâse ayrildiktan sonra, Hazret-i Fâtima der: "Tenceremizi kaldirdik, daha dolu olup tasiyordu. Mesîet-i Ilahiye ile, hayli zaman o yemekten yedik."
Acaba niçin bu nurânî, yüksek silsile-i rivâyetten gelen su mu'cize-i berekete, gözün ile görmüs gibi inanmiyorsun? Evet buna karsi seytan dahi bahane bulamaz.
Onüçüncü Misâl: Ebu Dâvud ve Ahmed Ibn-i Hanbel ve Imam-i Beyhakî gibi sadûk imamlar, Dükeyn-ül Ahmesî Ibn-i Said-il Müzenî'den, hem alti kardes ile beraber sohbete müserref ve Sahabelerden olan Nu'man Ibn-i Mukarrin-il Ahmesiyy-il Müzenî'den, hem Cerir'den naklederek, müteaddid tarîklerle
sh: » (M: 124)
Hazret-i Ömer Ibn-il Hattab'dan naklediyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer'e emretti: "Ahmesî kabilesinden gelen dört yüz atliya yolculuk için zâd ü zahîre ver!" Hazret-i Ömer dedi: "Yâ Resulallah! Mevcud zahîre, birkaç sa'dir. Kümesi, oturmus bir deve yavrusu kadardir." Ferman etti: "Git ver!" O da gitti, yarim yük hurmadan, dört yüz süvariye kifayet derecesinde zâd ü zahîre verdi. Ve dedi: Hiç noksan olmamis gibi eski halinde kaldi.
Iste su mu'cize-i bereket, dört yüz adamla ve bahusus Hazret-i Ömer ile münasebetdar bir surette vukua gelmistir. Rivayetlerin arkasinda bunlar var. Bunlarin sükûtu, tasdiktir. Iki-üç haber-i vâhid deyip geçme! Böyle hâdiseler haber-i vâhid dahi olsa, tevatür-ü mânevî hükmünde kanaat verir.
Ondördüncü Misâl: Basta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir'in pederi vefat eder; borcu çok, ziyade medyun. Borç sahibleri de Yahudiler. Câbir, pederinin asil malini guremâya verdi, kabul etmediler. Halbuki bagindaki meyveleri, kaç senede deynine kâfi gelmeyecek. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Bagin meyvelerini kopariniz, harman ediniz!" Öyle yaptilar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm harman içinde gezdi, dua etti. Sonra Câbir harmandan pederinin bütün guremâsinin borçlarini verdikten sonra, yine bir senede bagdan gelen mahsulat kadar harmanda kaldi. Bir rivayette, bütün guremâya verdigi kadar kaldi. O hâdiseden borç sahibleri olan Yahudiler, çok taaccüb edip hayrette kaldilar.
Iste su mu'cize-i bâhire-i bereket, yalniz Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi degil, belki mânevî tevatür hükmünde, o hâdise ile münasebetdar, hadd-i tevatür derecesinde çok adamlari temsil ederek rivayet etmisler.
Onbesinci Misâl: Basta Tirmizî ve Imam-i Beyhakî gibi muhakkikler, Hazret-i Ebu Hüreyre'den nakl-i sahih ile beraber haber veriyorlar ki: Ebu Hüreyre demis ki: Bir gazvede -baska bir rivayette Gazve-i Tebük'te- ordu aç kaldi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: هَلْ مِن شَيْءٍ "Bir sey var mi?" diye emretti. Ben dedim: "Heybede bir parça hurma var." (Bir rivayette,
sh: » (M: 125)
sh: » (M: 125)
onbes tane imis.) Dedi: "Getir!" Getirdim. Mübarek elini soktu, bir kabza çikardi, bir kaba birakti; bereketle dua buyurdular. Sonra onar onar askeri çagirdi, umumen yediler. Sonra ferman etti:
خُذْ مَا جِئْتَ بِهِ وَاقْبِضْ عَلَيْهِ وَلاَ تَكُبَّهُ Ben aldim, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdigim kadar elime geçti. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatinda, Ebu Bekir ve Ömer ve Osman hayatinda, o hurmalardan yedim. Baska bir tarîkte rivayet edilmis ki: O hurmalardan kaç yük, fîsebîlillâh sarfettim. Sonra Hazret-i Osman'in katlinde, o hurma kabi ile nehb ü gârât edildi, gitti.
Iste Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'in kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffe'nin demirbas bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfizanin ziyadesi için duâ-yi Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebu Hüreyre, Gazve-i Tebük gibi bir mecma-i nâsta vukuunu haber verdigi su mu'cize-i bereket; manen bir ordu sözü kadar kat'î ve kuvvetli olmak gerektir.
Onaltinci Misâl: Basta Buharî, kütüb-ü sahiha -nakl-i kat'î ile- beyan ediyorlar ki: Hazret-i Ebu Hüreyre aç olmus, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in arkasindan gidip, menzil-i saâdete gitmisler. Bakarlar ki bir kadeh süt, oraya hediye getirilmis. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Ehl-i Suffe'yi çagir!" Ben kalbimden dedim ki: "Bu sütün bütününü ben içebilirim. Ben daha ziyade muhtacim." Fakat emr-i Nebevî için onlari topladim, getirdim. Yüzü mütecaviz idiler. Ferman etti: "Onlara içir!" Ben de o kadehteki sütü birer birer verdim. Her birisi doyuncaya kadar içer, digerine veririm. Böyle birer birer içirerek, bütün Ehl-i Suffe o sâfi sütten içtiler. Sonra ferman etti ki: بَقِىَ اَنَا وَاَنْتَ فَاشْرَبْ Ben içtim. "Içtikçe, iç!" ferman eder; tâ ben dedim: "Seni hak ile irsal eden Zât-i Zülcelâl'e kasem ederim, yer kalmadi ki içeyim." Sonra kendisi aldi. Bismillah deyip hamdederek bâkiyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.
Iste su sâfi, hâlis, süt gibi lâtif, süphesiz mu'cize-i bâhire-i bereket, besyüzbin hadîsi hifzina alan Hazret-i Buharî basta olarak, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î olmakla beraber, Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffe'nin namdar, sâdik, hâfiz bir sakirdi olan Ebu Hüreyre'nin,
sh: » (M: 126)
umum Ehl-i Suffe'yi mânen ishad ederek, âdeta umumunu temsil edip su ihbari, tevatür derecesinde kat'î telakki etmeyenin ya kalbi bozuk veya akli yok. Acaba Hazret-i Ebu Hüreyre gibi sâdik ve bütün hayatini hadîse ve dine vakfeden,
وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini isiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hifzindaki ehadîs-i Nebeviyenin kiymetini ve sihhatini süpheye düsürüp, Ehl-i Suffe'nin tekzibine hedef edecek muhalif bir söz ve asilsiz bir vak'a söylesin? Hâsâ...
Yâ Rab! Su Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in bereketi hürmetine, bize ihsan ettigin maddî ve manevî rizkimiza bereket ihsân et!..
Bir Nükte-i Mühimme: Malûmdur ki: zaîf seyler içtima' ettikçe kuvvetlesir. Incecik ipler topak yapilsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapilsa, kimse koparamaz. Iste onbes enva'-i mu'cizattan yalniz bereket kismindaki mu'cizati ve o kismin onbes kismindan ancak bir kismini, onbes misal ile gösterdik. Herbir misal, tek basiyla, nübüvveti isbat eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-i muhal olarak, bunlarin bir kismini kuvvetsiz saysak da, yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünki kavî ile ittifak eden kavîlesir.
Hem su onbes misalin içtimai; kat'î sübhesiz bir tevatür-ü manevî ile, kuvvetli bir mu'cize-i kübrayi gösterir. Simdi su mecmu'daki mu'cize-i kübra, bereket mu'cizelerinden zikredilmemis olan ondört kism-i âhere mezcedilse; kuvvetli halatlari topak yapmak gibi, koparilmasi mümkün olmayan bir mu'cize-i ekber, içinde görünür. Sonra su mu'cize-i ekberi, sair ondört nevi mu'cizatin mecmuuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsilmaz, kat'î bir bürhan-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gösterir. Iste nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) diregi, su mecmu'dan tesekkül eden dag gibi kuvvetli bir direktir. Simdi cüz'iyatta ve misallerde, sû'-i fehimden gelen sübhelerle, o metin sakf-i muallâyi sebatsiz ve kabil-i sukut görmek ne derece akilsizlik oldugunu anladin. Evet berekete dair o mu'cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, umuma rizik veren ve riziklari halkeden bir Zât-i Rahîm ve Kerim'in sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki; rizkin
sh: » (M: 127)
enva'inda, hilaf-i âdet olarak, ona hiçten ve sirf gaybdan ziyafetler gönderiyor. Malûmdur ki: Ceziret-ül Arab, suyu ve ziraati az bir yerdir. Onun için ahalisi, hususan bidayet-i Islâmdaki Sahabeler, diyk-i maîsete mâruzdular. Hem susuzluga çok defa giriftar oluyorlardi. Iste bu hikmete binaen, mu'cizat-i bâhire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'in mühimleri, taam ve su hususunda tezahür etmis. Bu hârikalar dava-yi nübüvvete delil ve mu'cize olmaktan ziyade, ihtiyaca binaen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir ikram-i Ilahî, bir ihsan-i Rabbanî, bir ziyafet-i Rahmaniye hükmündedir. Çünki o mu'cizati görenler, nübüvveti tasdik etmisler. Fakat mu'cize zuhur ettikçe, iman ziyadelesir, nûrun alâ nûr olur.
SEKIZINCI ISARET: Su hususunda tezahür eden bir kisim mu'cizâti beyân eder.
Mukaddime: Malûmdur ki cemaatler içinde vuku bulan hâdiseler âhâdî bir surette nakledilse, tekzib edilmedigi vakit, dogrulugunu gösterir. Çünki insanin fitratinda yalana yalandir demeye cibillî bir meyil vardir. Hususan her kavimden ziyade yalana karsi sükût etmez Sahâbeler olsa.. hususan hâdiseler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a taalluk etse ve bilhassa nakleden, Mesâhir-i Sahâbeden olsa; elbette o haber-i vâhid sahibi, o hâdiseyi gören cemaati temsil eder hükmünde rivayet eder. Halbuki simdi bahsedecegimiz mu'cizat-i mâiyeyi, herbir misali çok tarîklerle, çok Sahâbelerin ellerinden, binler Tâbiînin muhakkikleri el atip almislar; saglam olarak ikinci asir müçtehidlerinin ellerine vermisler. Onlar da, kemal-i ciddiyetle ve hürmetle el atip, kabul edip, arkalarindaki asrin muhakkiklerinin ellerine vermisler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrimiza gelmis. Hem Asr-i Saadette yazilan Kütüb-ü Ehadîsiyye saglam olarak devredilip, tâ Buharî ve Müslim gibi ilm-i hadîsin dâhî imamlarinin eline geçmis. Onlar da, kemâl-i tahkik ile merâtibini tefrik ederek, sihhati süphesiz olanlari cem'ederek bize ders vermisler, takdim etmisler.
جَزَاهُمُ اللّهُ خَيْرًا كَثِيرًاIste Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in mübarek parmaklarindan suyun akmasi ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir. Öyle bir cemaat nakletmis ki, yalana ittifaklari muhaldir. Su
sh: » (M: 128)
mu'cize gayet kat'îdir. Hem üç defa, üç mecma-i azîmde tekerrür etmis. Basta Buharî, Müslim, Imam-i Mâlik, Imam-i Suayb, Imam-i Katâde gibi pek çok ehl-i sahih bir cemaat, Sahâbelerden, basta hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes, Hazret-i Câbir, Hazret-i Ibn-i Mes'ud gibi mesahir-i Sahâbenin cemaatinden, parmaklarindan suyun kesretle akmasi ve orduya içirmesi nakl-i sahih-i kat'î ile beyan edilmistir. Bu nevi mu'cize-i mâiyeden, pek çok misallerinden dokuz misali beyan edecegiz.
Birinci Misâl: Basta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha Hazret-i Enes'ten nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm mahalde, üçyüz kisi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Ikindi namazi için abdest almayi emretti. Su bulunmadi. Yalniz bir parça su emretti, getirdik. Mübarek ellerini içine batirdi. Gördüm ki, parmaklarindan çesme gibi su akiyor. Sonra bütün maiyetindeki üçyüz adam geldiler, umumu abdest alip içtiler. Iste su misali Hazret-i Enes, üçyüz kisiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üçyüz kisi, su habere manen istirak etmesinler; hem istirak etmedikleri halde, tekzib etmesinler.
Ikinci Misâl: Basta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir Ibn-i Abdullah-il Ensarî beyan ediyor: Biz bin besyüz kisi, Gazve-i Hudeybiye'de susadik. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kirba denilen deriden bir kap sudan abdest aldi, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarindan çesme gibi su akiyor. Bin besyüz kisi içip, kaplarini o kirbadan doldurdular. Sâlim Ibn-i Ebi-l Ca'd, Câbir'den sormus: "Kaç kisi idiniz?" Câbir demis ki: "Yüzbin kisi de olsaydi, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, onbes yüz (yani bin besyüz) idik." Iste su mu'cize-i bâhirenin râvileri, manen bin besyüz kadardirlar. Çünki fitrat-i beseriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardir. Sahabeler ise sidk ve dogruluk için, can ve mal ve peder ve validelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sidk ve hak için fedai olduklari halde; hem "Benden bilerek yalan birsey haber veren, Cehennem atesinden yerini hazirlasin!" meâlindeki hadîs-i serîfin tehdidine karsi, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün degildir. Mâdem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, manen istirak edip tasdik ediyorlar demektir.
sh: » (M: 129)
Üçüncü Misâl: Gazve-i Buvat'da, yine Buharî, Müslim basta, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Câbir dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
نَادِ بِالْوُضُوءِ "Abdest almak için nida et" dediler. "Su yok" denildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: "Bir parça su bulunuz." Gayet az su getirdik. Sonra o az su üstüne elini kapadi, birseyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra ferman etti: رِدْنَا بِجَفْنَةِ الرَّكْبِ Yani, kafilenin büyük testini (tekne) getir. Bana getirildi; ben de Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in önüne koydum. O da elini içine koydu, parmaklarini açti. Ben de o az suyu, mübarek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübarek parmaklarindan kesretle su akti; sonra test doldu. Suya muhtaç olanlari çagirdim; bütün geldiler, o sudan abdest alip içtiler. Ben dedim: "Daha kimse kalmadi." Elini kaldirdi, o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldi.
Iste su mu'cize-i bâhire-i Ahmediye (A.S.M) manen mütevatirdir. Çünki Hazret-i Câbir o iste basta oldugu için, birinci söz onun hakkidir. O, umumun namina ilân ediyor. Çünki o vakit hizmet eden o zât idi; ilân, basta onun hakkidir. Ibn-i Mes'ud da, aynen rivayetinde diyor ki: Ben gördüm ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in parmaklarindan çesme gibi su akiyor. Acaba mesahir-i siddikîn-i Sahâbeden olan Enes, Câbir, Ibn-i Mes'ud gibi bir cemaat dese: "Ben gördüm." Görmemesi mümkün müdür? Simdi su üç misali birlestir, ne kadar kuvvetli bir mu'cize-i bâhire oldugunu gör ve su üç tarîk birlesse, hakikî tevatür hükmünde parmaklarindan su akmasini kat'î isbat eder. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'in tastan oniki yerde çesme gibi su akitmasi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in on parmagindan on musluk suyun akmasinin derecesine çikamaz. Çünki tastan su akmasi mümkündür, âdiyat içinde nazîri bulunur. Fakat et ve kemikten âb-i kevser gibi suyun kesretle akmasinin nazîri, âdiyat içinde yoktur.
Dördüncü Misâl: Basta Imam-i Mâlik, Muvatta' kitab-i mu'teberinde, Muâz Ibn-i Cebel gibi mesahir-i Sahâbeden haber veriyor ki: Hazret-i Muâz Ibn-i Cebel dedi ki: Gazve-i Tebük'te bir çesmeye rastgeldik, sicim kalinliginda güç ile akiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Bir parça o suyu toplayiniz."
sh: » (M: 130)
sh: » (M: 130)
Avuçlarinda bir parça topladilar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yikadi; suyu çesmeye koyduk. Birden çesmenin menfezi açilip, kesretle akti; bütün orduya kâfi geldi. Hattâ bir râvi olan Imam Ibn-i Ishak der ki: Gök gürültüsü gibi, toprak altinda o çesmenin suyu gürültü yaparak öyle akti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Muâz'a ferman etti ki: يُوشِكُ يَا مُعَاذُ اِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ اَنْ تَرَى مَا ههُنَا قَدْ مُلِئَ جِنَانًا Yani: Bu eser-i mu'cize olan mübarek su devam edip, buralari baga çevirecek; ömrün varsa göreceksin. Ve öyle olmustur.
Besinci Misâl: Basta Buharî Hazret-i Berâ'dan ve Müslim Hazret-i Selemetebn-i Ekva'dan ve sair kütüb-ü sahiha baska râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki: Gazve-i Hudeybiye'de bir kuyuya rastgeldik. Biz dört yüz kisi idik. O kuyunun suyu, elli kisiyi ancak idare ederdi. Biz suyu çektik, içinde birsey birakmadik. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun basina oturdu, bir kova su istedi; getirdik. Kovanin içine mübarek agzinin suyunu birakti ve dua etti, sonra o kovayi kuyuya döktü. Birden kuyu costu ve kaynadi; agzina kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve hayvanati doyuncaya kadar içtiler, kablarini da doldurdular.
Altinci Misâl: Yine Müslim ve Ibn-i Cerir-i Taberî gibi hadîsin dâhî imamlari basta olarak, kütüb-ü sahiha nakl-i sahih ile meshur Ebu Katade'den haber veriyorlar ki: Ebu Katade diyor: Mûte gazve-i meshuresinde, reislerin sehadetleri üzerine imdada gidiyorduk. Bende bir kirba vardi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana ferman et:
اِحْفَظْ عَلَىَّ مِيضَئَتَكَ فَسَيَكُونُ لَهَا نَبَاٌ عَظِيمٌ Yani: "Kirbani sakla, onun büyük isi var." Sonra susuzluk basladi. Yetmisiki kisi idik, -Taberî'nin nakline göre, üçyüz idik- susuz kaldik. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: "Kirbani getir." Ben getirdim. O da aldi, agzini agzina getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem; sonra yetmisiki kisi geldiler, içtiler, kablarini doldurdular. Sonra ben aldim, verdigim gibi kalmisti.
Iste su mu'cize-i bâhire-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gör,
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَاءِ de.
sh: » (M: 131)
Yedinci Misâl: Basta Buharî ve Müslim olarak kütüb-ü sahiha, Hazret-i Imran Ibn-i Husayn'dan haber veriyorlar ki: Imran der: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldik. Bana ve Ali'ye ferman etti ki: "Filân mevkide bir kadin, iki kirba suyu hayvana yükletmis gidiyor; alip buraya getiriniz." Ben ve Ali beraber gittik, ayni yerde kadini, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti: "Bir kaba bir parça su bosaltiniz." Bosalttik. Bereketle duâ etti. Sonra yine suyu, o hayvandaki kirbaya koyduk. Ferman etti ki: "Herkes gelsin, kabini doldursun." Bütün kafile geldi, kablarini doldurdular, içtiler. Sonra ferman etti: "Kadina birseyler toplayiniz." Kadinin etegini doldurdular. Imran diyor ki: Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kirba doluyor, daha ziyadelesiyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o kadina ferman etti ki: اِذْهَبِى فَاِنَّا لَمْ نَأْخُذْ مِنْ مَائِكِ شَيْئًا وَلكِنَّ اللّهَ سَقَانَا Yani: Senin suyundan almadik, belki Cenâb-i Hak bize hazinesinden su içirdi.
Sekizinci Misâl: Basta meshur Ibn-i Huzeym Sahihinde, râviler Hazret-i Ömer'den naklediyorlar ki: Gazve-i Tebük'te susuz kaldik. Hattâ bazilar devesini keser, susuzluktan içini sikar, içerdi. Ebu Bekir-is Siddîk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a duâ etmek için rica etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldirdi; daha elini indirmeden bulut toplandi; yagmur öyle geldi ki, kablarimizi doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsus olarak hududumuzu tecavüz etmedi. Demek tesadüf içine karismamis, sirf bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.)dir.
Dokuzuncu Misâl: Meshur Abdullah Ibn-i Amr Ibn-il Âs'in hafîdi ve dört imamin ona îtimad edip ve ondan tahric-î hadîs ettikleri Amr Ibn-i Suayb'dan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki, demis: Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucasi Ebu Tâlib ile deveye binip Arafa civarinda Zilhicaz nam mevkie geldikleri vakit Ebu Tâlib demis: "Ben susadim." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmis, yere ayagini vurmus, su çikmis; Ebu Tâlib içmistir. Muhakkikînden birisi demis ki: Su hâdise nübüvvetten evvel oldugundan, irhâsât kabilinden olmakla beraber, bin sene sonra ayni yerde Arafat çesmesi çikmasi, o hâdiseye binaen bir kerâmet-i Ahmediye (A.S.M.) sayilabilir.
sh: » (M: 132)
Iste su dokuz misaller gibi, doksan misal olmasa da, belki doksan sûrette rivayetler; mu'cizat-i maiyeyi haber vermisler. Bastaki yedi misal, manevî tevatür gibi kat'î ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki misal, çendan o derece tarîkleri kuvvetli ve müteaddid degil, râvileri çok degiller. Fakat sekizinci misalde, Hazret-i Ömer'den rivayet olunan mu'cize-i Sahâbiyeyi te'yid ve takviye eden ikinci bir mu'cize-i Sahâbiye; basta Imam-i Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki: Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan yagmur duâsini niyaz etti. Çünki ordu suya muhtaçti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldirdi, birden bulut toplandi, yagmur geldi. Ordunun ihtiyaci kadar su verdi, gitti. Âdeta yalniz orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi gitti. Su hâdise, nasilki sekizinci misali teyid ve kat'î isbat eder; öyle de: Su hâdisede, meshur allâmelerden ve tashihte çok müskilpesend, hattâ çok sahihlere mevzu' deyip kabul etmeyen Ibn-i Cevzî gibi bir muhakkik der ki: Su hâdise Gazve-i Meshure-i Bedir'de vuku bulmus.
وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ âyet-i kerimesi, o hâdiseyi beyan edip, ifade eder. Mâdem âyet o hâdiseyi gösterir; kat'iyetinde süphe kalmaz. Hem dua-i Nebevî ile, birden ve sür'atle ve daha elini indirmeden yagmurun gelmesi, çok tekerrür etmis, tek basiyla bir mu'cize-i mütevatiredir. Bazi defa câmide, minber üstünde elini kaldirmis, daha indirmeden yagmis; tevatür ile nakledilmis.
DOKUZUNCU ISARET : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in enva'-i mu'cizatindan birisi de, agaçlarin insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkip yanina geldikleridir ki; su mu'cize-i seceriye, mübarek parmaklarindan suyun akmasi gibi, manen mütevatirdir. Müteaddid suretleri var ve çok tarîklerle gelmistir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in emri için; agaç, yerinden çikip yanina gelmesi, sarihan mütevatir denilebilir. Çünki mesahir-i siddikîn-i Sahâbeden Hazret-i Ali, Hazret-i Ibn-i Abbas, Hazret-i Ibn-i Mes'ud, Hazret-i Ibn-i Ömer, Hazret-i Ya'lâ Ibn-i Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes Ibn-i Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsâme Bin Zeyd ve Hazret-i Gaylan Ibn-i Seleme gibi sahâbeler; herbiri kat'iyet ile, ayni mu'cize-i seceriyeyi haber vermis. Tâbiînin yüzer imamlari, mezkûr Sahâbelerden herbir Sahâbeden ayri bir tarîk ile, o mu'cize-i
sh: » (M: 133)
seceriyeyi nakletmisler. Âdeta muzaaf tevatür suretinde bize nakletmisler. Iste su mu'cize-i secere, hiçbir süphe kabul etmez bir tevatür-ü manevî-i kat'î hükmündedir.
Simdi o mu'cize-i kübrânin, tekerrür ettigi halde, birkaç sahih suretlerini, birkaç misâl ile beyan edecegiz:
Birinci Misâl: Basta Imam-i Mâce ve Darimî ve Imam-i Beyhakî nakl-i sahihle Hazret-i Enes Ibn-i Mâlik'ten ve Hazret-i Ali'den ve Bezzaz ve Imam-i Beyhakî Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki: Üç sahâbe demisler: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarin tekzibinden müteessir olarak mahzun idi. Dedi: يَا رَبِّ اَرِنِى آيَةً لاَ اُبَالِى مَنْ كَذَّبَنِى بَعْدَهَا Enes'in rivayetinde, Hazret-i Cebrâil hazir idi. Vadi kenarinda bir agaç vardi. Hazret-i Cebrâil'in i'lamiyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o agaci çagirdi; tâ yanina geldi. Sonra git dedi. Tekrar gitti, yerine yerlesti.
Ikinci Misâl: Allâme-i Magrib Kadi Iyaz; Sifa-i Serif'te ulvî bir senedle, dogru ve saglam bir an'ane ile, Hazret-i Abdullah Ibn-i Ömer'den haber veriyor ki: Bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in yanina bir bedevî geldi. Ferman etti: اَيْنَ تُرِيدُ Nereye gidiyorsun?" Bedevi dedi: "Ehlime." Ferman et: هَلْ لَكَ اِلَى خَيْرٍ مِنْ ذلِكَ "Ondan daha iyi bir hayr istemiyor musun?" Bedevî dedi: "Nedir?" Ferman etti:
اَنْ تَشْهَدَ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ Bedevî dedi: "Bu sehâdete sâhid nedir?" Ferman etti: هذِهِ الشَّجَرَةُ السَّمُرَةُ "Vadi kenarindaki agaç sahid olacak." Ibn-i Ömer der ki: O agaç yerinden sallanarak çikti, yeri sak etti, geldi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in yanina. Üç defa, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o agaci istishâd etti. Agaç da, sidkina sehadet etti. Emretti yine yerine gidip yerlesti.
Hazret-i Büreyde; Ibn-i Hasib-il Eslemî tarîkinde, nakl-i sahih ile Büreyde dedi ki: Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in yaninda iken, bir seferde bir a'rabî geldi. Bir âyet, yâni bir mu'cize
sh: » (M: 134)
istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
قُلْ لِتِلْكَ الشَّجَرَةِ رَسُولُ اللّهِ يَدْعُوكِ Bir agaca isaret etti; agaç saga ve sola meylederek köklerini yerden çikarip, huzur-u Nebevîye geldi. اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللّهِ dedi. Sonra a'rabî dedi: "Yine yerine gitsin." Emretti, yerine gitti. A'rabî dedi: "Izin ver, sana secde edeyim." Dedi. "Izin yok kimseye." Dedi: "Öyle ise, senin elini ayagini öpecegim." Izin verdi.
Üçüncü Misâl: Basta Sahih-i Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki, Câbir diyor: Biz bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ-yi hâcet için bir yer aradi. Settareli bir yer yoktu. Sonra gitti, iki agaç yanina. Bir agacin dalini tuttu, çekti. Agaç itaat ederek beraber gitti, öteki agacin yanina getirdi. Muti devenin yularini tutup çekildikte geldigi gibi, o iki agaci o suretle yanyana getirdi. Sonra dedi: اِلْتَئِمَا عَلَىَّ بِاِذْنِ اللّهِ Yani: "Üstüme birlesiniz." dedi. Ikisi birleserek settare oldular. Arkalarinda kaza-yi hâcet ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler. Ikinci bir rivayette, yine Hazret-i Câbir der ki: Bana emretti ki:
يَا جَابِرُ قُلْ لِهذِهِ الشَّجَرَةِ يَقُولُ لَكِ رَسُولُ اللّهِ: اِلْحَقِى بِصَاحِبَتِكِ حَتّىَYani: "O agaçlara de: Resulullah'in haceti için birlesiniz." Ben öyle dedim, onlar da birlestiler. Sonra ben beklerken, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çikageldi. Basiyla saga sola isaret etti, o iki agaç yerlerine gittiler.
اَجْلِسَ خَلْفَكُمَا
Dördüncü Misâl: Nakl-i sahih ile, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in cesur kumandanlarindan ve hizmetkârlarindan olan Üsame Bin Zeyd der ki: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kaza-yi hacet için hâlî, settareli bir yer bulunmuyordu. Ferman etti ki: هَلْ تَرَى مِن نَخْلٍ اَوْ حِجَارَةٍ Dedim: Evet, var. Emretti ve dedi:
sh: » (M: 135)
اِنْطَلِقْ وَقُلْ لَهُنَّ اِنَّ رَسُولَ اللّهِ يَاْمُرُكُنَّ اَنْ تَاْتِينَ لِمَخْرَجِ رَسُولِ اللّهِ وَقُلْ لِلْحِجَارَةِ مِثْلَ ذلِكَYani agaçlara de ki: "Resulullah'in haceti için birlesiniz" ve taslara da de: "Duvar gibi toplaniniz." Ben gittim, söyledim. Kasem ediyorum ki, agaçlar birlestiler ve taslar duvar oldular. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hacetinden sonra yine emretti: قُلْ لَهُنَّ يَفْتَرِقْنَ Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Zât-i Zülcelal'e kasem ederim, agaçlar ve taslar ayrilip yerlerine gittiler. Su Hazret-i Câbir ve Üsame'nin beyan ettigi iki hâdiseyi, aynen Ya'lâ Ibn-i Murre ve Gaylan Ibn-i Selemet-is Sakafî ve Hazret-i Ibn-i Mes'ud, Gazve-i Huneyn'de aynen haber veriyorlar.
Besinci Misâl: Imam-i Ibn-i Fûrek ki, kemal-i içtihad ve fazlindan kinaye olarak Sâfiiyy-i Sânî ünvanini alan allâme-i asr, kat'î haber veriyor ki: Gazve-i Taif'te, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O halde iken, bir sidre agacina rastgeldi. Agaç ona yol verip, atini incitmemek için, iki sakk oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayvan ile içinden geçti. Tâ zamanimiza kadar o agaç, iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldi.
Altinci Misâl: Hazret-i Ya'lâ tarîkinda -nakl-i sahih ile- haber veriyor ki: Bir seferde, Talha veya Semure denilen bir agaç geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in etrafinda tavaf eder gibi döndü. Sonra yine yerine gitti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: اِنَّهَا اِسْتَأْذَنَتْ اَنْ تُسَلِّمَ عَلَىَّ Yani: O agaç, Cenab-i Hak'tan istedi ki, bana selâm etsin.
Yedinci Misâl: Muhaddisler nakl-i sahih ile Ibn-i Mes'ud'dan beyan ediyorlar ki: Ibn-i Mes'ud dedi: Batn-i Nahl denilen nâm mevkide, Nûsaybin ecinnileri ihtida için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a geldikleri vakit, bir agaç o ecinnilerin geldiklerini haber verdi. Hem Imam-i Mücâhid, o hadîste Ibn-i Mes'ud'dan nakleder ki: O cinniler bir delil istediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir agaca emretti; yerinden çikip
sh: » (M: 136)
geldi, sonra yine yerine gitti. Iste cinn taifesine bir tek mu'cize kâfi geldi. Acaba bu mu'cize gibi bin mu'cizat isiten bir insan îmana gelmezse, cinnilerin يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللّهِ شَطَطًا tabir ettikleri seytanlardan daha seytan olmaz mi?
Sekizinci Misâl: Sahih-i Tirmizî nakl-i sahih ile Hazret-i Ibn-i Abbas'tan haber veriyorlar ki: Ibn-i Abbas dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir a'rabîye ferman etti:
اَرَاَيْتَ اِنْ دَعَوْتُ هذَا الْعِذْقَ مِن هذِهِ النَّخْلَةِ اَتَشْهَدُ اَنِّى رَسُولُ اللّهِ "Ben, bu agacin su dalini çagirsam, yanima gelse, îman edecek misin?" "Evet" dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çagirdi. O urcun, agacinin basindan kopup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in yanina atladi, geldi. Sonra emretti, yine yerine gitti.
Iste bu sekiz misâl gibi çok misaller var; çok tarîklerle nakledilmisler. Malûmdur ki; yedi- sekiz urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur. Binaenaleyh su en meshur Siddîkîn-i Sahâbeden, böyle müteaddid tarîklerle ihbar edilen su mu'cize-i seceriye, elbette tevatür-ü manevî kuvvetindedir; belki tevatür-ü hakikîdir. Zâten Sahâbeden sonra Tâbiînin eline geçtigi vakit, tevatür suretini alir. Hususan Buharî, Müslim, Ibn-i Hibban, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha; tâ zaman-i Sahâbeye kadar, o yolu o kadar saglam yapmislar ve tutmuslar ki, meselâ Buharî'de görmek, ayni Sahâbeden isitmek gibidir.
Acaba o Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a agaçlar, -misâllerde göründügü gibi- onu taniyip, Risâletini tasdik edip, ona selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itaat ettigi halde, kendilerine insan diyen bir kisim câmid, akilsiz mahluklar; onu tanimazsa, îman etmezse, kuru agaçtan çok ednâ, odun parçasi gibi ehemmiyetsiz, kiymetsiz olarak atese lâyik olmaz mi?
ONUNCU ISARET: Su mu'cize-i seceriyeyi daha ziyade takviye eden mütevatir bir surette nakledilen, Hanin-ül Ciz' mu'cizesidir. Evet Mescid-i Serif-i Nebevîde kuru diregin büyük bir cemaat
sh: » (M: 137)
içinde, muvakkaten, firak-i Ahmedîden (A.S.M.) aglamasi; beyan ettigimiz mu'cize-i seceriyenin misallerini hem teyid eder, hem kuvvet verir. Çünki o da agaçtir, cinsi birdir. Fakat sunun sahsi mütevatirdir, öteki kisimlar herbirinin nev'i mütevatirdir. Cüz'iyatlari, misâlleri çogu sarih tevatür derecesine çikmiyor. Evet Mescid-i Serifte hurma agacindan olan kuru direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayaniyordu. Sonra minber-i serîf yapildigi vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çikip hutbeye basladi. Okurken, direk deve gibi enin edip agladi; bütün cemaat isitti. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanina geldi, elini üstüne koydu. Onunla konustu, teselli verdi; sonra durdu. Su mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm pek çok tarîklerle, tevatür derecesinde nakledilmistir.
Evet Hanin-ül Ciz' mu'cizesi çok müntesir ve meshur ve hakikî mütevatirdir. Sahâbelerin bir cemaat-i âlîsinden, onbes tarîk ile gelip, Tâbiînin yüzer imamlari o mu'cizeyi, o tarîklerle arkadaki asirlara haber vermisler. Sahâbenin o cemaatinden ulemâ-i Sahâbe namdarlari ve rivâyet-i hadîsin reislerinden Hazret-i Enes Ibn-i Mâlik (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir Bin Abdullah-il Ensarî (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullah Ibn-i Ömer, Hazret-i Abdullah Bin Abbas, Hazret-i Sehl Bin Sa'd, Hazret-i Ebu Said-il Hudrî, Hazret-i Übey Ibn-il Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi mesâhir-i ûlema-i Sahâbe ve rivâyet-i hadîsin rüesâlari gibi, herbiri bir tarîkin basinda, ayni mu'cizeyi ümmete haber vermisler. Basta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha; arkalarindaki asirlara, o mütevatir mu'cize-i kübrayi tarîkleriyle haber vermisler.
Iste Hazret-i Câbir tarîkinda der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Serifte جِذْعُ النَّخْلِ denilen kuru direge dayanip, okurdu. Minber-i serîf yapildiktan sonra, minbere geçtigi vakit; direk tahammül edemeyerek, hamile deve gibi ses verip inleyerek agladi. Hazret-i Enes tarîkinda der ki: Camus gibi agladi, mescidi lerzeye getirdi. Sehl Ibn-i Sa'd tarîkinda der: Hem onun aglamasi üzerine, halklarda aglamak çogaldi. Hazret-i Übey Ibn-il Kâ'b tarîkinda diyor: Hem öyle agladi
sh: » (M: 138)
ki, insikak etti. Diger bir tarîkta, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
اِنَّ هذَا بَكَى لِمَا فَقَدَ مِنَ الذِّكْرِ Yani: "Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i Ilahînin iftirakindandir aglamasi." Diger bir tarîkte ferman etmis:
لَوْ لَمْ اَلْتَزِمْهُ لَمْ يَزَلْ هكَذَا اِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ تَحَزُّنًا عَلَى رَسُولِ اللّهِ Yani: "Ben onu kucaklayip teselli vermeseydim, Resulullah'in iftirakindan kiyamete kadar böyle aglamasi devam edecekti." Hazret-i Büreyde tarîkinda der ki: Ciz' agladiktan sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup ferman etti:
اِنْ شِئْتَ اَرُدُّكَ اِلَى الْحَائِطِ الَّذِى كُنْتَ فِيهِ تَنْبُتُ لَكَ عُرُوقُكَ وَيَكْمُلُ خَلْقُكَ وَيُجَدَّدُ خُوصُكَ وَثَمَرُكَ وَاِنْ شِئْتَ اَغْرِسُكَ فِى الْجَنَّةِ يَاْكُلُ اَوْلِيَاءُ اللّهِ مِنْ ثَمَرِكَSonra, o ciz'i dinledi ne söylüyor; ciz' söyledi, arkadaki adamlar da isitti:
اِغْرِسْنِى فِى الْجَنَّةِ يَاْكُلُ مِنِّى اَوْلِيَاءُ اللّهِ فِى مَكَانٍ لاَ يَبْلَى Yani: "Cennet'te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenâb-i Hakk'in sevgili kullari yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: قَدْ فَعَلْتُ Sonra ferman etti: اِخْتَارَ دَارَ الْبَقَاءِ عَلَى دَارِ الْفَنَاءِ
Ilm-i Kelâm'in büyük imamlarindan meshur Ebu Ishak-i Isferanî naklediyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm diregin yanina gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanina geldi. Sonra emretti, yerine döndü. Hazret-i Übey Ibn-i Kâ'b der ki: Su hâdise-i hârikadan sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Direk, minberin altina konulsun." Minberin altina konuldu, tâ mescid-i serifin tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übey Ibn-i Kâ'b yanina aldi, çürüyünceye kadar muhafaza edildi.
Meshur Hasan-i Basrî, su hâdise-i mu'cizeyi sakirdlerine ders verdigi vakit, aglardi ve derdi ki: "Agaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a meyl ve istiyak gösteriyor.. sizler
sh: » (M: 139)
daha ziyade istiyâka, meyle müstehaksiniz." Biz de deriz ki: Evet hem ona istiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet-i Seniyesine ve Seriat-i Garrâsina ittiba' iledir.
Bir Nükte-i Mühimme: Eger denilse: Neden Gazve-i Hendek'te dört avuç taamla bin adami doyurmak olan mu'cize-i taamiye ve mübarek parmaklarindan akan su ile, bin besyüz kisiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu'cize-i mâiye, neden su Hanin-i Ciz' mu'cizesi gibi sasaa ile çok kesretli tarîklerle nakledilmemis? Halbuki o ikisi, bundan daha ziyade bir cemaatte vuku bulmus...
Elcevap: Zuhûr eden mu'cizeler, iki kisimdir. Bir kismi, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhar ediliyor. Hanin-i Ciz' su nevidendir ki, sirf nübüvvetin tasdiki için bir hüccet olarak zuhura gelmis ki; mü'minlerin îmanini ziyadelestirmek ve münafiklari ihlasa ve îmana sevketmek ve küffari îmana getirmek için zâhir olmus. Onun için avam ve havas herkes onu gördü, onun nesrine fazla ihtimam edildi. Fakat su mu'cize-i taamiye ve mu'cize-i mâiye ise, mu'cizeden ziyade bir kerâmettir, belki kerâmetten ziyade bir ikramdir, belki ikramdan ziyade ihtiyaca binaen bir ziyafet-i Rahmaniyedir. Onun için çendan dava-yi nübüvvete delildir ve mu'cizedir; fakat asil maksad: Ordu aç kalmis; bir çekirdekten bin batman hurmayi halkettigi gibi, Cenab-i Hak hazine-i gaybdan bir sa' taamdan, bin adama ziyafet veriyor. Hem susuz kalmis mücahid bir orduya, kumandan-i âzamin parmaklarindan, âb-i kevser gibi su akittirip içiriyor. Iste su sir içindir ki, mu'cize-i taâmiye ve mu'cize-i mâiyenin her bir misali, Hanin-i Ciz' derecesine çikmiyor. Fakat o iki mu'cizenin cinsleri ve nevileri külliyet itibariyle, Hanin-i Ciz' gibi mütevatir ve kesretlidir. Hem taâmin bereketini ve armaklarindan suyun akmasini herkes göremiyor, yalniz eserlerini görüyor. Diregin aglamasini ise herkes isitiyor. Onun için fazla intisar etti.
Eger denilse: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in her hal ve hareketini kemâl-i ihtimam ile Sahâbeler muhafaza ederek nakletmisler. Böyle mu'cizat-i azîme, neden on-yirmi tarîk ile geliyor? Yüz tarîk ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre'den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?
Elcevap: Birinci sikkin cevabi: Dördüncü Isaretin Üçüncü
sh: » (M: 140)
Esasinda geçmis. Ikinci sikkin cevabi ise: Nasilki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele-i ser'iyye, müftüden haber alinir ve hâkeza... Öyle de, Sahâbe içinde ehadîs-i Nebeviyyeyi gelecek asirlara ders vermek için, ulemâ-i Sahâbeden bir kisim, ona manen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalisiyorlardi. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatini, hadîsin hifzina vermis; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilâfet-i kübrâ ile mesgul imis. Onun için, ehâdîsi ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem mâdem siddîk, sadûk, sâdik ve musaddak bir Sahâbenin meshur bir namdari, bir tarîk ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, baskasinin nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazi mühim hâdiseler, iki-üç tarîk ile geliyor.
ONBIRINCI ISARET: Onuncu Isaret, nasilki secer tâifesindeki mu'cize-i Nebeviyeyi gösterdi. Onbirinci Isaret dahi, cemâdatta tas ve dag tâifesinin mu'cize-i Nebeviyeyi gösterdiklerine isâret edecek. Iste biz de, o çok kesretli misâllerinden yedi-sekiz misali zikredecegiz:
Birinci Misâl: Allâme-i Magrib Hazret-i Kadi-yi Iyaz, Sifa-i Serif'inde ulvî bir senedle ve Buharî sahibi gibi mühim imamlardan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hâdim-i Nebevî Hazret-i Ibn-i Mes'ud der ki: "Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in yaninda taam yerken, taamin tesbihlerini isitiyorduk."
Ikinci Misâl: Nakl-i sahih ile, Enes ve Ebu Zerr'den kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demis ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in yaninda idik. Avucuna küçük taslari aldi, mübarek elinde tesbih etmeye basladilar. Sonra Ebu Bekir-is Siddîk'in eline koydu, yine tesbih ettiler. Ebu Zerr-i Giffarî tarîkinda der ki: Sonra Hazret-i Ömer'in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldi yere koydu, sustular. Sonra yine aldi, Hazret-i Osman'in eline koydu, yine tesbihe basladilar. Sonra Hazret-i Enes ve Ebu Zerr diyorlar ki: "Ellerimize koydu, sustular."
Üçüncü Misâl: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve Hazret-i Âise-i Siddîka'dan nakl-i sahih ile sabittir ki: Dag, tas, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a "Esselâmü aleyke ya Resulallah" diyorlardi. Hazret-i Ali'nin tarîkinda diyor ki: Bidâyet-i nübüvvette,
sh: » (M: 141)
nevâhi-i Mekke'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdigimizde, agaç ve tasa rastgeldigimiz vakit, "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyorlardi. Hazret-i Câbir, tarîkinda der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tas ve agaca rastgeldigi vakit, ona secde ediyordular; yani inkiyad edip, "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyordular. Câbir'in bir rivayetinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmis: اِنِّى َلاَعْرِفُ حَجَرًا كَانَ يُسَلِّمُ عَلَىَّ Bâzilari demisler ki: O, Hacer-ül Esved'e isarettir. Hazret-i Âise'nin tarîkinda demis: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmis:
لَمَّا اسْتَقْبَلَنِى جَبْرَائِيلُ بِالرِّسَالَةِ جَعَلْتُ لاَ اَمُرُّ بِحَجَرٍ وَلاَ شَجَرٍ اِلاَّ قَالَ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّهِDördüncü Misâl: Nakl-i sahih ile Hazret-i Abbas'tan haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbas'i ve dört oglunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) beraber, mülâet denilen bir perde altina alarak, üzerlerine örttü. Dedi:
يَا رَبِّ هذَا عَمِّى وَصِنْوُ اَبِى وَهؤُلاَءِ بَنُوهُ فَاسْتُرْهُمْ مِنَ النَّارِ كَسَتْرِى اِيَّاهُمْ بِمُلاَئَتِىdeyip, dua etti. Birden evin dami ve kapisi ve duvarlari, "Âmîn, Âmîn" diyerek duâya istirak ettiler.
Besinci Misâl: Basta Buhârî, Ibn-i Hibbân, Dâvud, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha müttefikan Hazret-i Enes'ten, Ebu Hüreyre'den, Osman-i Zinnureyn'den, Asere-i Mübessere'den Said Ibn-i Zeyd'den haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Siddîk, Ömer-ül Faruk ve Osman-i Zinnureyn ile Uhud Dagi'nin basina çiktilar. Cebel-i Uhud ya onlarin mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye geldi, kimildandi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
sh: » (M: 142)
etti ki: اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدَانِ
Su hadîs, Hazret-i Ömer ve Osman sehid olacaklarina bir ihbar-i gaybîdir. Su misâlin tetimmesi olarak nakledilmis ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke'den hicret ettigi ve küffarlar takibe çiktiklari vakit, Sebir namindaki daga çiktilar. Sebir dedi: "Ya Resulallah, benden ininiz! Korkarim, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tazib eder. Onun için korkarim." Cebel-i Hira çagirdi: يَا رَسُولَ اللّهِ اِلَىَّ "Bana gel." Bu sir içindir ki, ehl-i kalb, Sebir'de havf ve Hira'da da emniyeti hissederler. Bu misâlden anlasilir ki: O koca daglar, birer müstakil abddir, müsebbihtir ve vazifedardirlar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'i tanir ve severler; basibos degillerdir.
Altinci Misâl: Nakl-i sahih ile Abdullah Ibn-i Ömer'den haber veriyorlar ki, demis: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken
وَمَا قَدَرُوا اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِâyetini okudu. Ve dedi:
اِنَّ الْجَبَّارَ يُعَظِّمُ نَفْسَهُ وَيَقُولُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْكَبِيرُ الْمُتَعَالُ dedigi vakit, minber öyle sarsildi ve öyle lerzeye geldi ve titredi, korktuk ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'i düsürecek bir derecede sallandi.
Yedinci Misâl: Nakl-i sahih ile, Habr-ül Ümme ve Tercüman-ül Kur'an olan Hazret-i Ibn-i Abbas ve hâdim-i Nebevî ve ulema-i azîme-i Sahâbeden olan Ibn-i Mes'ud'dan haber veriyorlar ki, demisler: Feth-i Mekke gününde, Kâ'be ve etrafinda, tasta rasasla mihlanmis üçyüz altmis sanem vardi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elinde kavse benzer bir degnekle, o sanemlere birer birer isaret ederek جَاءَ اْلحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
sh: » (M: 143)