...........Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin Gayesi...............
Bediüzzaman Said Nursi’nin Gayesi ve Risale-i Nurun vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahv eden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehre çeviren, küfr-ü mutlaka karşı imani olan hakikatlerle gayet kat’i, en mütemerrit zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Çünkü biz hizmetkârız; Risale-i Nurun vazifesi imanı kuvvetlendirip, kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hizmet-i insaniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmaya mükellefiz.
‘’Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan Garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri (bulaşıcı) illete karşı İslam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokuşmuş, tefessüb etmiş batıl fomülleriylemi? Yoksa İslam cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif (yığma, toplama ) etmiş bulunuyorum.
Risale- i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolâstik ( orta çağ yöntemlerine uydun ) bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası sanıyorlar. Ben bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta da en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususta bazı eserler telif ettim. Fakat ben böyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben cemiyetin iç hayatını, manevi varlığını, vicdan ve imanı terennüm ediyorum. Yalnız Kur’an’nın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki; İslam cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, Cemiyet yoktur.
Bana; sen şuna buna niçin sataştın? Diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti ver? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade edermi? Dar düşünceler, dar görüşler……
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahretimi de. Seksen küsur senelik bütün ömrümde dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm.
1–14.şua s.548
Bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan (görüşme, beraber yaşama) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade, ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bu gün Said topraklar altında çürüyüp gitmişti.
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şahamet-i islamiyye ( islamdan gelen cesaret ve yiğitlik ve kahramanlık ) beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül ( kendini hor ve hakir gösterme ) etmem. Zulmünü hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindanlara atar yahut idam sehpasına götürür, hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkarlığa dayanma bilseydi, Said bu gün asılmış ve masumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçmiş. Cemiyetin imanı, saadeti ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim; helal olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin yahut birkaç milyon kişinin –adedini de bilmiyorum ya öyle diyorlar. Afyon savcısı beş yüz bin demişti; belki daha ziyade- imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalmakla zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah (c.c)’a bin kere hamd olsun.
Sonra ben, cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu var. Cemiyetin, yirmi beş milyon cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun. Kur’anımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, cenneti de istemem. Orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gülistan olur.
b)Çocuklarla İlgili Görüşleri:
Üstadın masum çocuklarla sohbet ve muhaveresi (sohbet etmesi) ise çok ibretli saadetlidir. Emirdağ ve civar köylerinde yanına gelen masumlara, büyükler gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih (birbirine karşı sevgisi ve iyi düşünceleri olan) olurdu. ‘’Evlatlarım, siz masumsunuz, daha günahınız yoktur. Ben çok hastayım, bana dua ediniz, sizin dualarınız makbuldür. Ben sizi manevi evlatlarım ve talebelerim olarak duama dâhil ettim’’derdi. O çocuklar, gözlerinde akan muhabbet nurlarıyla üstadı selamlarlar. Üstad gafil büyüklerden ziyade onlara samimi ve ciddi selam ederdi ve ‘’Bunlar istikbalin nur talebeleridir. Bana olan bu alaka ve teveccühlerinin sebebi ise, masum ruhları hissediyor ki; Risale-i Nur onların imdadına gelmiş. Bende o nurun bir tercümanı olmam hasebiyle, gayr-ı ihtiyari bu fedakarane muhabbet ve alakayı gösteriyorlar.’’




Alıntı

